Yıldız teknik üniversitesinde Mimarlık öğrencisiyim. 90 doğumluyum, apolitik yetiştim, evimizde hiç siyaset konuşulmadı ben çocukken, konuşulduysa da dinlemedim. Siyasete olan ilgim büyüdükçe kendi kendine oluştu. Gezi olayları zamanında gündüzleri proje finaline çizim yapıp akşamdan sabaha kadar sokaklarda demokrasi arıyordum. Bir taraftan sisteme karşı gelirken bir taraftan da sisteme ayak uyduruyordum. Polisle çatışmak (daha doğrusu, saldıran polise karşı yılmadan kaçmak) bana mantıksız ve amaç dışı geliyordu. Hatta en başlarda sokağa çıkma sebebim, kız arkadaşımın başına bir şey gelmemesi için yanında olmaktı. Sonra kapıldım gezi parkı rüzgarına. En başlarda benim için gezi parkının önemi olaylardan yaklaşık 1 sene önce başlattığımız Geleneksel Gezi Parkı Şenlikleri'nden geliyordu. Şenlikteki kaygım mimari ve çevreseldi. Topçu kışlası felaketine karşılık, parka işlevsiz diyen Başbakan'a karşılık, parkı işlevlendirmeye çalışıyordum. Bunu da parkı amacına uygun kullanarak, parkta pazar günlerimizi aktif dinlenerek, oyunlar oynayıp şarkılar söyleyerek yapıyorduk. Kaygımı ülkedeki geleceğime duyduğum kaygıya dönüştüren, Başbakan'ın ne olursa olsun Topçu Kışlası'nı yapacağız söylemleriydi, bizi kutuplaştırmasıydı.
Gezi parkının fanatiği değilim, farklı fikirden gazetecilere ağırlık vererek günlük 30'a yakın köşe yazısı okumaya çalışıyorum. Siyasete ilgim de gezi parkı olayları ile başladı. Öncesinde siyaset tarihimizi belli başlı olaylarla bilir fazlasını merak etmezdim. Okumak da ilgimi çekmezdi. Hangi gazeteci hangi düşüncede onu bile ünlü olanlar dışında bilmezdim.
Siyasette hatta toplumda "aşırı uçlara" karşıyım. İsminin başına çapulcu yazanların benim için bana marjinal grup diyenlerden farkı yok. Mustafa Kemal'in askeri de değilim. Mustafa Kemal benim için fikirleri okunması anlaşılması gereken, bu ülkeyi en zor zamanında yokluktan çıkartmış bir bilgedir, yol göstericidir, liderdir. Kendi kendimin askeriyim. Kitlesel akımlara kapılarak kendi fikirlerini kuran insanları sığ buluyorum. Profil fotoğrafı çektirmek için polisten gaz yemeyi de samimi bulmuyorum. Her fikri dinleyip homojen ve en etkili fikri oluşturma çabasındayım.
Geçtiğimiz günlerde internette dolaşan ve çoğumuzun okuduğu, kendine "çapulcu" diyen, ak parti mitingine gidip oradaki insanları aşağılayan bir yazı yazan arkadaşı kınıyorum. Muhtemelen karşılıklı oturup konuşunca saygı duyabileceğim fikirleri olan, ama fikirleri konusunda sorgulamaya fazla açık olmayan "fanatik" diyebileceğim bir insan olabilir.
Aslında asıl sorunumuzun o ak parti mitingindeki insanlar değil, kendisi gibi insanlar olduğunun farkına varamamak en büyük sorunumuz. Fanatizm her alanda en büyük sıkıntımız. Sabit fikirli olmak, düşünmeye açık olmamak derdimiz. Mitinge giderek o insanları anlamaya çalışması çok güzel olsa da, kendi değer yargılarından sıyrılarak gözlem yapamamış olması beni hayal kırıklığına uğrattı. Bu insanların hala herşeye rağmen Başbakan'a sarılmasının sebebinin, yıllardır büyük bir çoğunluğun onları anlamaması olduğunu ne zaman anlayacağız? Bizim hatalarımızın ekmeğini hırsızlara ve katillere daha ne kadar yedireceğiz?
Daha çok dinlemeli daha çok anlamalıyız.
Evime en yakın yer olan Burhan Felek'e seçim gecesi İhsan Özkes'i desteklemeye, oyuma da sahip çıkmaya gittim. Siyasi partilerimizin ne kadar aciz kalabildiğini ilk kez orada İhsan Özkesin gece 5:37de yaptığı açıklama ile gördüm. Şimdi aklımdan siyasete girmek bile geçiyor, nasıl yaparım yolunu arayıp yol haritası çizmeye çalışıyorum. Bir yerden biz gençler bu işe girişmedikçe, apolitik kaldıkça, işler kötüye gitmeye devam edecek gibi geliyor. 40-50-60 yaşında adamların bizim gibi düşünmesini mümkün bulmuyorum, siyaset artık daha genç yaşta yapılması gereken bir şey. Tezat şurada ki, bu yaşta sahip olamayacağımız miktarlarda da para gerektiren bir şey. Bunun yöntemini arıyorum.
Hayatımda ilk kez bugün bir gazeteciye mail attım, ben ve benim gibilerin kuşağından olanları en çok anlamaya çalışan insan olarak gördüm kendisini.
Daha çok dinlemeli, daha çok anlamaya çalışmalı, daha çok okumalıyız.

Yedi ya da sekiz yaşında yaşadım ilk 23 Nisan heyecanını. Folklör grubundaydım, Artvin oynuyorduk. Tüm ilköğretim boyunca folklör oynayacağımız planlandığından kıyafetler büyüyünce de giyer mantığında alınmıştı. Hepimiz içinde kayboluyorduk. En büyük zorluktu tüm gün o kıyafetlerle dolaşmak. Bayram günü gelene kadar hazırlanma telaşı, sorumluluğun omuzlardaki yükü demekti 23 Nisan. Bayram günü geldiğinde ise her 23 Nisan'da yağan yağmurun soğuğu, yüzlerce insanın karşısına çıkmanın heyecanı demekti. İlkokul öğretmenim Necla hanım her bayram töreni sonrası bizleri Tandoğan'daki hamburgerciye götürürdü. O zamanlar şimdiki gibi değildi, 'fast food' yemek ulaşılmazdı, bulunmazdı, değerliydi, 23 Nisan'ı beklerdik.
Henüz cumhuriyetin, egemenliğin farkında değildik. Bayram derdimiz bizim için tatil yapmak demekti, zaten o zaman cumhuriyet de elden gitme sinyalleri vermiyordu şimdiki gibi, kimse kaygılı değildi, başımızdakiler mükemmel olmasa da, atalarına ihanet etmeye başlamamışlardı henüz.
Büyüdükçe daha bir farkına vardık bayram neyin bayramı, tören neyin töreni.
İstiklal Marşı'nın ikinci mısrasının "larda yüzen al sancak" olmadığının farkına varmaya başladık büyüdükçe. Ezberimizden değil de, hissederek, sözlerini anlamaya çalışarak söylemeye başlamıştık.
Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak!
23 Nisan törenine gitmemek için ailelerimize yalvardığımız yılların yerini, gelmeyenleri ayıpladığımız zamanlar almıştı büyüdükçe. Okulumuzun bir sokak ötesinde olan Anıtkabir'i ziyaret etme bahanesiydi artık 23 Nisan.
Peki ya bugün? Nasıl bir bayram 23 Nisan?
Kaçımız 23 Nisan'ın Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olduğunun farkında?
Ulusal egemenlikle, çocukların bayramını aynı anda kutluyoruz. Çünkü çocukların özgür olmadığı bir dünyada bir milletin egemen olması mümkün değildir. Çocukların özgürce yaşayabildiği ölçüde özgürüz. Çünkü çocuk, kendi kararlarını kendi iradesiyle alacak olgunlukta değildir. Çocukluğunu suistimal etmek ve onu özgürce yetiştirmek arasındaki çizgiyi en kalın çizgilerle çizebildiğimiz günü, 23 Nisan'ı kutluyoruz her sene. Artık 23 Nisan dediğimizde akla bugünlerini kutlamaktan önce, geleceklerine endişelenmek geliyorsa; yolunda olmayan bir şeyler var demektir. Yine Ulusal Egemenliğine sahip çıkacak olanlar da, bugünün çocukları. Umut öncelikle kendimizde, sonra ise sonramızda.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun. Cumhuriyet en çok da küçük bir çocuğun damağında bıraktığı tattır.

İnsan yaşadıkça öğrenir nelere üzülmesi gerektiğini. Depreme üzülmeyi, ondan korkmayı 17 Ağustos'ta öğrendim.
Dokuz yaşında bir çocuktum, hayatında hiç deprem yaşamamış, deprem nedir bilmeyen. Benim için kulaktan dolma bir şeydi deprem. Hiç toprak ayaklarımın altında sallanmamıştı.

O gece tam dokuz yaşında, Ankara'da, evimizin oturma odasında yerde oturmuş iskambil kağıtlarıyla oynuyordum. Babam çok uzaklarda, Bosna'daydı. Kardeşim daha doğmamıştı, annemle yalnız yaşıyorduk aylardır. Oyalanmam için benimle iskambil oynuyordu geceleri.
Her yeni öğrendiği şeyi, sıkılana kadar defalarca tekrarlar ya çocuk, ıslık çalmayı öğreneceğim tutmuş ağustos 99'da.
Ağzımda bir ıslık sesi, saatlerce çal babam çal. Evde başka ses yok, kimse yok, sıkılmış kadın da, masum bir yalan söyleyivermiş ıslık sesine son vermek için;
"Geceleri ıslık çalınmaz oğlum, uğursuzluk getirir"
Tarih 16 ağustos akşamı. Olacaklardan habersiz anneyle birlikte uykuya yatılır, deprem haberiyle çalan telefona uyanılır. Anneannenin sesi diğer tarafta biz iyiyiz diyor..
O gün bugündür geceleri ıslık çalmam, çalamam, çalsam bile o geceyi unutamam. Çocuk akılla az mı suçladım kendimi, binlerce insan benim yüzümden öldü diye. Tekrar ölmesinler diye bir daha asla çalamam,
"Uğursuzluk getirir"

Kütlesi olmayan bir insan düşünün. Baktığınızda arkasını görebileceğiniz kadar boş. Konuşmaya çalışsa sesi çıkmaz, en fazla hissedebildiği ise rüzgarın terli bedeninde yarattığı ürperti..
O bir hayalet. Dünyaya senin benim gibi çırılçıplak geldi. İlk ağladığında annesinin kucağına verdiler onu da. Ona da annesi konuşmayı, oturmayı, kalkmayı, yürümeyi öğretti. Senin annenin seni sevdiği gibi sevdi.
Bir farkla yaşadı hayatını, sen büyüdüğüne sevindikçe o üzüldü. Belki annesinden gördü başına gelecekleri, belki ablasından, belki de arkadaşından...
Daha üç beş gün önce hayata geldiği an başına gelecekleri anlamış gibi ağladığında kucağına alıp teselli eden annesi, onu hayatını geçireceği zindanın içine atacaktı, hem de daha on yaşındayken..
Fikrini hiç sormadan sakladılar bedenini güneşten. İtiraz edemedi, aklı ermedi itiraz etmeye, etse de sonuç değişmeyecekti. Güneşten, dünyadan ve senden saklanmalıydı. Kimseler görmemeliydi belirginleşmeye başlayan vücut hatlarını, dudaklarının rengini; hissetmemeliydi teninin kokusunu, saçlarının parıltısını..
Dünyayı ömür boyu aynı gözlerle gördü senin gibi. O aynı gözlerle parmaklıkların arasından baktı dünyaya hayatının büyük bölümünde.
Beyni düşünmeyi bıraktı ve kapattı kendisini dünyaya. Öleceğini anlamış bir beden gibi, boğaz köprüsünden atlamış ve suya çakılmasına iki metre kalmış bir insan gibi köreltti tüm hislerini. Kabul etti o da gölgeleri, kendi iradesiyle?
Kendi iradesiyle seçebilmesi için, seçenekleri görmesi gerekti. Ona ise tek seçenek gösterildi. Seninkinden daha kırılgan bir beden, seninkinden daha siyah bir gölge. Güneşin insanların körelmiş düşünceleri üzerindeki gölgesiydi o. Şeytanın beden bulmuş hali değil, şeytanın bakmaktan korktuğu bir fikirdi o.
"Taşı yere atmışlar ve sormuşlar neden yerdesin diye, 'özgür irademle hareket ettim' demiş."
Ölümlü hayat ve ölümsüzlük arasında çok ince bir çizgi bulunur.
Herşeyin en küçük parçası, bir birimi olduğu gibi ölüm ve ölümsüzlüğün de birimi "an" dır. Her ikisi de sonsuz sayıda andan oluşur. Ölümlülükte sonlu sayıda bir sonsuzluk, ölümsüzlükte ise sonsuzluk vardır.
Gündelik hayat, hayatın tamamını oluşturan ufak anlardan oluşur. İnsan doğaya ve doğa dışındaki tüm olgulara karşılık savunma mekanizması geliştirmiştir. Bu savunma mekanizması gereği yaşadığı anları kaydeder, ve her yeni yaşadığı anda bir öncekilerle benzer noktalar arar. Geçmişindeki benzerlerin sonuçlarını değerlendirir, olası sonuçları hesaplar ve karar verir. Kararları sonucunda her zaman anı yaşar.
İnsanın anı yaşaması farkındalığının bir sonucudur. Fakat anı yaşadığının farkına vardığı an, çarkları savunma mekanizmasını yıkacak şekilde işletir. Bu durumda farkındalık mutsuzluk getirir. Mutsuz olmasının sebebi ise yeteri kadar farkında olmamasıdır. Aynı savunma mekanizması bu kez de farkında olmaması için işlemiştir.
Gündelik hayat o kadar zorlar ki bir şeyleri sonuçlandırmaya, sonuçlandıramadığın her detay aklını çürütür. Gördüğün, göremediğin, görmezden geldiğin olaylar çıkar karşına uyanık geçirdiğin dakikalar içerisinde. Bazen uyutulur da görmez, bazen uyur da görmezsin en ince detayları. Onları incelten ise hep başkalarının törpüsüdür.
Penceremin önünde bir güvercin gördüm. Ayaklarının üzerinde duruyordu. Uçabilmesine rağmen yürümeyi seçmişti. Uçmayı bir zevk olarak mı öğrenmişti, yürümenin gerekliliğinin farkında mıydı? Karşısında oturan insana öylece bakarken... Boş boş bana bakıyordu. Camdaki yansımasının ardında beni görebiliyor muydu bilemedim. En boş bakışıyla bakıyordu camın pürüzsüz soğukluğuna.
Arkasını döndü ve iki adım attı. Pencerenin parapetinden aşağı baktı ve kendini boşluğa bıraktı. Arkasından yapma diye atılmak istedim.
Farkında değildim.
Kanatlarını açtı ve bir anda gökyüzüne yükseldi. Tüm farkındalığımı bir kenara bırakmış ve boşluğa attığı adımda çimenlerin üzerine çarpacak sanmıştım. Zaman birimleriyle ölçülemeyecek kadar kısa süreli bir şok yaşamıştım.
Hazırlıksız yakalandım. Boş bulunma denen şeydi yaşadığım "an" ama hiç de boş değildim. Hatta o kadar doluydum ki, içimdeki doluluğun çevremde yarattığı boşluktan dolayı, ne kadar dolu olduğumun farkına varamamıştım.
Her mutluluğun içinde bir miktar şaşkınlık vardır. Mutlu insanın mutluluğunun kaynağı onu mutlu eden olaydan çok, mutlu olduğunun farkına varmasıdır. Hayatı boyunca en çok mutlu olacağı olayı yaşamış bir insan bu sevincinin içinde "şu anda hiç mutlu değilim" dediği takdirde kendi kendine, mutluluğuna engel koyacaktır. Farkındalık sahibi insan ise bu cümleyi kurmadığı için mutlu olduğunu düşünüp mutsuz olabilir. Hayata karşı tüm savunma sistemlerini devre dışı bırakıp mutluluğunun kaynağı olan şaşkınlıklarının ötesine geçebilir.
Farkındaysanız eğer, en az bir kez etrafınıza bakıp, bir yerlere yetişmek için oradan oraya giden, sabahın erken saatlerinde yollara düşüp işlerine gitmek için otobüsleri dolduran insanları farkedip, 'bu insanlar nereye gidiyor, nereye koşuyor?' demiş, çalışmak, işe gitmek, para kazanmak, bir yere yetişmek gibi görünür amaçların ötesinde çok daha farklı gerçeklerin olabileceğini düşünmüşsünüzdür.
Farkındalık zeki insanlara özgüdür.
Ancak asıl çelişki, farkında olmayan insan daha mutludur. Daha mutsuz ve farkında olan insana, "Farkında olmamayı tercih eder miydin?" diye sorulduğunda ise farkında olmayı tercih edecektir. Çünkü mutluluk, bilinen anlamda mutluluk değildir her zaman. Asıl mutluluk farkında olup düşünerek, bazı sonuçlara vararak, çevreye, kendine bir şey katmaktır.
Güneşin batarken gözlerimizin içine sokarcasına yansıttığı kızıllığa, sırtımızı dönüp oturduk.
O kadar çok şeyin sebebini aradık ki, yüzeyselliğini kaçırdık.
Şoka uğramadan farkına bile varamadık.
Farkındalığın getirdiği mutsuzluğun yanında her şeyin %100 farkında olduğumuzu sandığımız anda mutlu olduk, çünkü mutlaka gözden kaçan, şaşırtan bir şeyler vardı hayatta.
Hazırlıksız yakalanılan her şey mutluluktu.
Farkındalık;
Sevebilmekti, nefret ettiğin halde.
Gülebilmekti, için kan ağladığı halde.
Kesinlikle cezaydı, zaman zaman ödül olduğunu düşündüğün halde.
ve kesinlikle ödüldü, zaman zaman ceza olduğunu düşündüğün halde.
Farkındalık farklılıktı.
Uyanmaktı herşeyin farkında olmak
Uyurgezer olarak yaşamak, pencerenin ardındaki kuş uçtuğunda şaşırmak, yere çakıldığında ise mutlu olmaktır.
Önce hiçbir şey bilmezsin. Masanın üzerinde duran mum sadece mumdur senin için. Belki o bile değildir. Sonra mumla ilgili bir şeyler öğrenmeye başlarsın. Ateşi tadar, ışığı görürsün. Sonra neden yapıldığını öğrenirsin, parafini koklarsın, mumun doğasını, doğuşunu öğrenirsin. Geometrisini ve ruhuna bıraktığı zamandan kalan lekeyi izlersin. İzledikçe mum küçülür. Sen onun tüm analizlerini tamamlamış, beynindeki yerine oturtmuş bulursun kendini. Her öğrendiğin şeyle birlikte mum gözünde mum olma özelliğini kaybeder. Parçalar halinde görürsün. Şeklini, biçimini, fonksiyonunu ve üzerinde bıraktığı etkiyi ayrı ayrı hissedersin. En sonunda maddeyi "anladığında" mum yeniden mum oluverir. Hem mumun ateşini görmek, onu hissetmek, onunla vakit geçirmek istersin, hem de asla erimesin istersin..
Bir kitap okumaya başlarsın. Gördüğün ona ait ilk şey, dışındaki sert kağıttır. Kapak her zaman daha serttir, sert olan güçlüdür, ve sen onu tanımadan önce ilk güçlü olan yüzünü görürsün. İlk gördüğün hep onun en güçlü olduğu halidir. Bitirdiğinde her bir virgülün üzerinden gözlerinin en az bir kere geçmiş olduğu fikrine inanamayacağın satırları, okumaya başlarsın. Bazısı bitmez, yarım kalır, yarım kalmak zorundadır. Ruhunda ondan bir parça yoktur çünkü.. Satırların ruh ikizi, bir başkasının kalbindedir belki.
Bazısı o kadar güzeldir ki, satırlarında gözleriniz gezinmeye başladığı an kapılırsınız rüzgarına. Bir de bakmışsınız ki hikaye bitmiş. Tadı damağınızda kalmış..
Bazısı ise farklıdır. O kadar 'sen' olur ki bitmesin istersin. Gözlerini değdirmeye korkarsın sayfalara. Hayatının sonuna kadar yanında kalsın istersin, okuduğun hikaye hep seninle olsun, son sayfa hep uzak kalsın istersin. Her an son sayfaya biraz daha yaklaşırsın, görürsün yaklaştığını, ama onunla yaşarsın yine de. Keyfini son ana kadar alırsın. En sevdiğin kitap kadar özel olmuştur senin için, ama asla en hızlı bitirdiğin kitap değildir o..
Bazı insanlar da öyledir. Ne içiniz onun gitmesine elverir, ne de kal diyebilirsiniz..
Olağan görünümü altında yatan gizli bir üstünlüğü vardır onun.
O kadar doğrudur ki, cesaretle söylenmesine gerek yok.
O kadar dokunaklıdır ki, güzel olmasına gerek yok.
O kadar gerçek ki, sahici olmasina gerek yok.
Bilgiden, sevgiden çok anlayış,
ifade dolu bir sessizliktir o.
Kendini kanıtlama gereği duymayan alçakgönüllülük.
Zarif bir basitlik.
Büyük bir ruhsal rahatlık, ama pasiflik değildir o.
Hakimiyet peşinde olmayan otorite.
Elde edilemeyen, ancak keşfedilen..
Bilgilerden geçip basitliğe varmış, yeniden mum olmuş bir mum o...
Bir kitap kadar yakın, bir mumun ışığı kadar romantiktir o.
"Derler ki,hayatta ileri gidebilmek için bazen geri dönmek gerekir"
Cumhuriyet en çok da küçük bir çocuğun damağında bıraktığı tattır.
Sekiz sene okuduğum ilkokulum Anıtkabirin bitişiğinde olduğundan, her törende her özel günde Ata'nın yolunu tuttum. Yedi sekiz yaşlarında, Ankara'nın soğuğunda üşüyerek sabah sekizde yürüdüm aslanlı yoldan. Hiç kimse itiraz etmedi üşüdüğüne. Üşüsek de, yorulsak da küçük bir çocukken biliyorduk kutsal bir yola adım attığımızı. Bugünkü kadar çok bilmesek de anlamını tören yapmanın, Yedi sekiz yaşlarındaki çocuklar olarak, zorunluluktan yürüsek de o yoldan, kutsal bir yerde olduğumuzu hep bildik.
Anlamını bugün bu kadar bilmemizin sebebiydi o gün bilmememiz. Hiç yürümeseydik o kutsal yoldan, hiç tatmasaydık o duyguları küçük bir çocukken, hiç üşümeseydik Ankara'nın soğuğunda aslanlı yolda, bugün öğrenir miydik cumhuriyetin değerini?
Camlara yapıştırılan türk bayraklarıydı cumhuriyet
En büyük önemi bizim için, okulun bir günlüğüne tatil olmasıydı. Tatil olan günde bile okula gitmekti cumhuriyet.
Okulun bahçesinde okunan şiirlerdi cumhuriyet.
Bir kaç saat ayakta durmak, gösterileri izlemek, eğlenmekti.
Zamanla yazılar, hikayeler, şiirler anlam kazandı.
Bize de yazdırdırlar, bize de okuttular.
Yıllar önce ilk okul öğretmenim öğretti bana, "adınızı nasıl biliyorsanız öyle bileceksiniz" dedi Ata'nın miras bıraktığı ilkelerini.
ezberledik, araştırdık, yazdık, çizdik
kaçını gördük, kaçını yaşadık?
kaçı gerçekten var, kaçına kaç kişi yürekten bağlı?
Duygusal bir milletiz. Duygu, tarihimizde yüklü. Böyle bir tarihe sahip bir milletin duygusal olmaması beklenebilir mi? Çılgın türkleriz hepimiz. En özel anlarda yaşarız en yoğun duygularımızı. Yılın üç yüz altmış beş günü içimizdedir duygularımız. Törenlerde, yaslarda, kutlamalarda paylaşırız içimizdeki çılgın duyguları. Aynı duyguları kardeşlerimiz de yaşasın diye, onlarda tatil olan bir günde okullarına gitsin, yorulsun, üşüsün ama hissetsin kanının değerini diye kutlarız Cumhuriyet'i. Atalarımıza karşı sorumluluğumuzdur Cumhuriyet. Emanettir, mirastır.
Hangimiz ufacık boyumuzla ikişerli sıra olmuş İstiklal Marşı'nı okurken yanımızdakinden daha yüksek seste söyleme yarışına girmedik ki?
En yükseğe çıkmak kanımızda var.
Sırrımız, geleceğimiz ve sonumuz da kanımızda.
Muhtaç olduğumuz kudret, güç ve duygu damarlarımızda.
Kan kokan toprağımızda.
365gün içimizde sakladığımız duygularımızı dışarı yansıttığımız gün, 29 Ekim, Saltanatın sonu, Cumhuriyet, Özgürlük.
Kutlu olsun!